Beni iki kere ziyarete gelmiş olan hatta İstanbul'da Topkapı Sarayı'nın önüne nefis bir Alman çeşmesi yaptırmış olan Kayzer Vilhelm'i sadece benim dostum olduğu için Kraliçe Viktorya 'nın mücevherlerini çalmış olmakla itham ettiler, ben de buna itiraz edip burma bıyıklı dostum Kayzer' e kefil oldum. Hatta bu esrarı meydana çıkarması için benim dünyaya yayılmış binlerce hafiyeme taş çıkartan , hepsini koyun sürüsü gibi güdebilecek zekaya sahip olan Şerlok Efendi'ye on kese Osmanlı altını vaat ettim....
Mikroplar ihmale gelmez Kumandan Bey. Paris'te kimse Pastör Efendi'ye inanmazken , ona çok akça gönderdim. Mösyö Pastör , sağ kolu Mösyö Şantimes'i yolladı. Adama İstanbul'da bir kuduz hastanesi kurdurdum.
Artık bir hayale dönüşmüş olan o güzel sarayda her akşam yattıktan sonra ayak ucuna yerleştirilmiş bir paravanın arkasında romanlar okutan Padişah'ı bazı geceler uyku tutmaz ve ellerini çırparak sadece ''opera '' derdi. Bu tek kelime saray kadrosunda nedense paşa, binbaşı, albay gibi rütbeler verilmiş olan kadınlı erkekli İtalyan artistlerin, hazırlanmak ve sahneye çıkmak için ancak yarım saatleri olduğunu haber veriyordu. Padişah kötü sonlardan hoşlanmadığı için La Traviyata 'dan . Travatore'ye kadar her operanın sonu değiştirilir, mutlu sonlar yaratılırdı.....
İstanbul'un bazı kışları çok sert geçerdi.Yine böyle bir zemheride Kandilli önlerinde denizden gelen ''tık tık tık'' diye tuhaf sesler duyuldu. Buz tutmuş deniz yüzeyinde sıkışan ve başlarını yukarı uzatan balıklar suyu bir torik tarlasına çevirmişti.Balıklar ağızlarını açıp kaparken ya da buzlar arasında çırpınırken çıkardıkları ''tık tık tık'' sesleriyle alemi velveleye vermekteydi. O güne kadar böyle akla zyan birşey görülmemişti. Herkesin aklına kıyamet alameti, ahir zaman, mahşer kelimeleri geliyor; gördükleri manzara benizleri solduruyor, yüreklere korku salıyordu....
Rumlar Sultan Hamid'den memnundu....O sultan ki bazı Müslüman ileri gelenler kendisine gelip dedesi Sultan Mehmed'in Konstantiniyye'yi fethedişi yıldönümünün kutlanmasını önerdiğinde ''Hayır'' demişti, ''katiyen kabul etmem. Böyle bir fetih şenliği Müslüman tebaamı sevindirir ama Rum tebaamı üzer.
Doktor uğursuz bir baykuş gibi Halley kuyrukluyıldız haberini verdikten hemen sonra Padişah kendisini böyle birşeyin olmayacağına inandırmış, gece , saatlerce Kur'an okuyarak sukunet bulmuştu....
Nihayet o büyük gün geldi, kızlar, anaları, hizmetçileriyle yola çıkacaklar, geldikleri gibi yine bir gece treniyle İstanbul' a döneceklerdi... Nizamiye binasında toplanmış olan subay hanımaları, tek tek içeri aldıkları genç saraylıları tepeden tırnağa soydular. İnanılmaz bir dehşet ve utanca kapılmış olan imparatorluk ailesinii önceleri şaşalı, sonra yoksul bile olsa gururlu hayatlarının bu dönemecinde yerin dibine sokan insanlık dışı bir muameleyle mahrem yerlerine kadar aradılar..... Refia Sultan kardeşlerine dedi ki: ''Bu bizim değil ittihatçı haydutlarının ayıbı. İki cihanda da ellerimiz bu subayların ve korkunç karılarının boynunda olucak. Bunların şerrinden Allah'a sığınırım....

Doktor ertesi gün köşke girerken kulağna çok hoş bir vals geldi. Sultan Doktor' a ''biliyor musun evladım '' dedi, bu eser benim için bestelenmişti. Viyanalı Yohan adlı bir bestekar bunu bana ithaf etmiş. Çok meşhur bir sanatkar imiş kendileri. Eser Viyana operasında icra edilmiş. Bunları duyunca bestekara bir nişan ve bir miktar altın göndermiş idim. Şimdi bu plak aldı beni o günlere götürdü.
Neyse yine Paris seyahatine dönelim Doktor Bey evladım....Sanırım bizi en çok hayrete düşüren şey de bu idi.Kadınlar , kafes ya da çarşaf altında değildi. Haklısınız ama bizim memlekette şeriatı aşmak kolay değildir. Bir ara kadınlardan çarşafı kaldırdım, yaşmak yeterli dedim diye bana da yapmadıklarını bırakmadılar.... Amcam da ben de Murad da kör değildik. Avrupa'yla aranın ne kadar açıldığını, adamların fersah fersah ileri gittiğini gözlerimizle gördük.
,,
Londra' da belki Paris'in göz kamaştıran ışıltılı saltanatı göze çarpmıyordu ama belli ki sanayi, teknik, ilim gibi konularda daha da ileri gitmişlerdi. Tersanelerinde o muazzam gemileri nasıl inşa ettiklerini gördük, fabrikalarında mucizeler yaratmalarına hayret ettik. İngilizler çok akıllı insanlardır. O sisli, puslu, yağmuru bol adadan dünyayı idare etmeyi becerirler. İngiliz de tıpkı fare gibi bir yere girdi mi kimseye farkettirmeden orayı uyuşturur aptallaştırır, sonra da sahibi olur.
Ah Flora, gizlice evlendiği, Tarabya'daki köşkünde kimselere göstermeden bir hazine gibi sakladığı, gece gündüz can cana , ten tene yaşadığı, susuzluktan kavrulan bir adamın aniden önüne çıkan bir pınardan kana kana su içmesi ama yine de susuzluğunu giderememesi gibi dünyada ne kimseye nasip olmuş ne de olacak sandığı o güzel yıl, o güze kadın, o güzel sevişmeler, o yakıcı yeminler.....Sultan'ın en büyük sırrı: Flora Cordier..
Elimden geldiğince aklımda kalan bölümleri paylaştım...Bol okumalı keyifli günleriniz olsun....
|